|
Bizler ancak bu bilgileri Mevla'mızın kelamın-dan öğrenmekteyiz. Ruhların maddi anlamda yara-tıldığı zamanı dünya gözüyle görmemiş olmamıza rağmen İnanç ve ruh sistemimizin bunu emrettiğin-den bizlerde Galu bela sureti ile imanın gereğini ye-rine getirmekteyiz. Acaba "Kâlü - Belâ" da ruhların birbirlerini görüp sevebilmeleri mümkün müdür? Bu tür sorular karşısında ilim adamlarının pek söyleye-cek bir şeyleri olmasa da inanç sahibi şairlerin na-zarında mümkündür. Onlara göre ruhlar o zamanda bir birlerini görmüş ve dahi istikbalde buluşmak üze-re sözleşmişlerdir. Bundandır ki on binlerce yıl bi-zim bilemediğimiz yerlerde ikamete mecbur tutulan ruh ana rahmine düşen bir cenine kavuşmanın hülya-sındadır. Zira asırlar evvel sözleşilen sevgili onu dünya da beklemektedir. Ve sevgilinin hasreti artık çekilecek türden değildir. Çünkü beklenen o sevgili bilmese de Kâlû Belâ'da ki sözlüsünün yollarını gözlemektedir. Ana rahminde geçen dokuz aylık zaman dilimi a-sırlardan beri var olan hasretin acısını ikiye katla-mıştır. Bundandır ki bazı ceninler bir şairin deği-miyle "ana rahminde ölür hasretinden bir cenin" ni-daları ile bu uzun yolun meşakketine dayanamayıp sevgiliye kavuşmaya bir adım kala ruhunu teslim etmektedir. Öyle ki şairlerin bu anlatımları bir çok metinde trajedi halini almaktadır. Çocuk ruhlu şair-ler yeni doğan bebeklerin ağlamalarını yorumlarken, bebeklerin ağlamalarını sadeleştirse büyük bir ihtimalle şöyle diyecekir bu bebek, mealen; "illada yar, illada yar" Sanılır ki her bebek bir aşk üzerine bina ediliyor ve doğan her bebek ya da ana rahmindeki her cenin istikbaldeki yeni aşkları müjdeliyor biz sevmeyenlere inat. Peki bu mantık doğru mudur? Daha ruha bile kavuşmamış bir cenin aşıkının hasretinden canına kasd edebilir mi? Biz yetişkinler manda kadar cüssemizle bir gönüle sahip çıkamazken nasıl bir bebek "illada yar, illada yar" diyebiliyor. Bu tezi çürütmek isteyenler, birbirlerini görmeyen iki insanın beklenmedik bir anda karşılaşmaları neticesinde ruhlarında inkılâp hali oluşmasını ve yangın-ı sevdanın hiç bir mantıklı izahının olmayışını örnek vermektedirler. Atomu bile çekirdeklerinden ayıran bilim bu hususta merhamet edilecek kadar acze düşmektedir. Bir başka şair ise şiirinde; "daha doğmamıştın sana sevdalandığımda / henüz bende ana rahmine düşmemiştim / elest bezminde /aşk ateş düşmüştü yüreğime haberin var mı" sözleri ile doğmadan evvel sevmeyi anlatır gibidir. Bir başka şiirde ise; "sormuşlar "ezelde aşk var mı ? diye" / ben kalpten vuruldum doğmadan önce / ister azap deyin ister hediye / meçhule sürüldüm doğmadan önce" sözleri ile halini izah etmeye çalışırken doğmadan evvel aşkı ve çileyi anlatmak istemektedir. Bu şiirden de anlaşılacağı üzere insanların yaşantılarının bir devrelerine kadar bir aşık aramamalarının bir sebebi de geçmişte sözleşilen sevgiliye bağlılık yeminidir. Ne mutlu sözlerine her halûklarda bağlı kalanlara. Bu aşıklar pencerelerinde beyaz atlı prenslerini beklememektedir. Bunlar günün birinde yarın belki de mahkeme-i kübra'nın önünde onu, sözlüsünü beklemektedir. O gün geldiğinde o sevgili sevenin diliyle soracaktır sevgiliye (elestü bimuhabbübike) "ben senin sevgilin değil miyim?" inşallah o sevgili günümüzün ruhtan bi-haber kızları gibi demez (la ehubbu kii ) "ben seni hiç sevmedim ki"... sözlerine yar olanlar iki cihanda sevilmeye layık olanlardır. Ve asla mahzun olmayacaklardır. Çünkü sevgili bilmese de onlar ona yağmura muhtaç kurak bir toprak edasıyla yalnızca bekle-mektedirler. Sözüne yar
olmayanlarca dışlansa da Kâlû - Belâ sözlüleri
asla sevgiliye düşmanca tavır koy-mayacaktır. Bu
pencerelerden bakıldığı zaman dili-yoruz ki
İnşaalah insanlar Kâlu-Belâ'daki söz-lüleriyle
buluşsunlar ve bu ruhlar gelecekte beklenen diğer
sözlülerin çıkacağı yuvanın temellerini
at-sınlar... |